19 Aralık 2011 Pazartesi
Ne düşünülür ki !
sokak müzisyenlerine verdiğim paranın karşılığını müzik olarak alıyorum.harbiyede goran bregoviçi dinlemenin bedeli 100 küsür lira ise, sokakta herhangi bir enstrüman çalan herhangi birini dinlemenin bedeli de bir kaç lira ise, burada ne yardım var ne acitasyon.tam tersi doğru orantılı bir alışveriş söz konusu..
Dilenmek; para kazanmanın en kolay yolu, ve el açanlara para verilmeye devam edildikçe bunu meslek edinerek gittikçe çoğalıyorlar bu bir gerçek.söz konusu sokakta müzik yapan tüm arkadaşlarımız milletin gözünde dilenciler kadar kazanamıyor üstüne dilencilerle aynı kategoriye sokuluyor. Bu demektir ki insanlar sanatı önemsemiyor. Sanatın ne demek olduğunu bilmiyor. Sanat demek belli bir yerde şarkılar söylemek,albüm çıkarmak vs vs vs... değildir. İkisinin arasındaki büyük farkı gözetelim.
12 Aralık 2011 Pazartesi
Kızılderili Şef'in Amerikan Başkanına Mektubu
1854 yılında ABD Başkanı Franklin Pierce yazdığı bir mektupla Amerika’ya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla Kızılderililerden toprak istemiş ve "bu isteği kabul edilecek olursa Kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını bildirmiştir.
Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan Duwarmish Kızılderililerinin Reisi Seattle bir söylemiyle ABD Başkanına yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak ABD başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesi’nde korunmaktadır.
İnsan ve doğa diyalektiğini en güzel dile getiren metinlerden biri olarak günümüzde değeri daha çok anlaşılmaktadır.
Yale, Sorbon, Oxford ya da bir başka okuldan mezun olan ünlü bir düşünürün sözleri değil bunlar. Nobel ödülü kazanan bir edebiyatçının da değil. Beyaz adamın “kafa derisi avcıları”, “vahşi”, “barbar” ilan ettiği Kızılderililerin şefi Seattle'nin “uygar” beyaz başkan'a mektubu:
ŞEF SEATTLE’IN MEKTUBU
Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.
Şef Seattle her ne söylerse Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne
inandığı ölçüde inanabilir. Washington’daki Büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte
bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığının farkındayız.
Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.
Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kum yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu.
Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız.
Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz, kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye aittir.
Büyük Beyaz Reis bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocuktan olacağımızı söylüyor. Toprağımızı alma teklifini düşüneceğiz, ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan sular, sadece su değil atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız ve çocuklarınıza da onun kutsal olduğunu öğretmelisiniz. Göllerin berrak suyundaki her hayali yansıma, halkımın yaşamından anılar ve olaylar anlatır. Suyun mırıltısı babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu giderirler, nehirler kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler. Eğer size toprağımızı satarsak hatırlamalısınız ve çocuklarınıza öğretmelisiniz ki nehirler bizim kardeşlerimizdir ve sizin de bundan dolayı nehirlere herhangi bir kardeşe göstereceğiniz sevgiyi göstermelisiniz.
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır.
Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O'nun bu ihtirasıdır ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça yaşamın ne değeri olur?
Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğduktan gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı gösterecek. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. "Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlarız buffaloları. Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan
ölmez mi?
Unutmayın bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
Bildiğimiz bir gerçek daha var; sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yarattıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur.
Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, birkaç kış daha geçecek. Geri kalan günlerimizi nerede geçirdiğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarının yenilgiyle aşağılandığını gördüler. Savaşçılarımız utanç duydu ve yenilgiden sonra günlerini aylaklık etmek ve vücutlarını tatlı yiyecekler ve sert içkilerle kirletmekle harcıyorlar. Birkaç saat, birkaç kış ve bu dünyada bir zamanlar yaşamış büyük kavimlerin veya şimdi ufak topluluklar halinde ormanda dolaşanların çocukları da kalmayacak; bir zamanlar sizinkiler gibi güçlü ve umutlu olanların mezarlarında yas tutmak için. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; son kızılderili yok olup kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.
Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır.
Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.
Ölü mü dedim?... Ölüm diye bir şey yoktur ki sadece dünya değiştirir insan.
Şef Seattle, 1854
Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan Duwarmish Kızılderililerinin Reisi Seattle bir söylemiyle ABD Başkanına yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak ABD başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesi’nde korunmaktadır.
İnsan ve doğa diyalektiğini en güzel dile getiren metinlerden biri olarak günümüzde değeri daha çok anlaşılmaktadır.
Yale, Sorbon, Oxford ya da bir başka okuldan mezun olan ünlü bir düşünürün sözleri değil bunlar. Nobel ödülü kazanan bir edebiyatçının da değil. Beyaz adamın “kafa derisi avcıları”, “vahşi”, “barbar” ilan ettiği Kızılderililerin şefi Seattle'nin “uygar” beyaz başkan'a mektubu:
ŞEF SEATTLE’IN MEKTUBU
Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.
Şef Seattle her ne söylerse Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne
inandığı ölçüde inanabilir. Washington’daki Büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte
bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığının farkındayız.
Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.
Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kum yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu.
Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız.
Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz, kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye aittir.
Büyük Beyaz Reis bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocuktan olacağımızı söylüyor. Toprağımızı alma teklifini düşüneceğiz, ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan sular, sadece su değil atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız ve çocuklarınıza da onun kutsal olduğunu öğretmelisiniz. Göllerin berrak suyundaki her hayali yansıma, halkımın yaşamından anılar ve olaylar anlatır. Suyun mırıltısı babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu giderirler, nehirler kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler. Eğer size toprağımızı satarsak hatırlamalısınız ve çocuklarınıza öğretmelisiniz ki nehirler bizim kardeşlerimizdir ve sizin de bundan dolayı nehirlere herhangi bir kardeşe göstereceğiniz sevgiyi göstermelisiniz.
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır.
Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O'nun bu ihtirasıdır ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça yaşamın ne değeri olur?
Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğduktan gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı gösterecek. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. "Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlarız buffaloları. Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan
ölmez mi?
Unutmayın bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
Bildiğimiz bir gerçek daha var; sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yarattıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur.
Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, birkaç kış daha geçecek. Geri kalan günlerimizi nerede geçirdiğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarının yenilgiyle aşağılandığını gördüler. Savaşçılarımız utanç duydu ve yenilgiden sonra günlerini aylaklık etmek ve vücutlarını tatlı yiyecekler ve sert içkilerle kirletmekle harcıyorlar. Birkaç saat, birkaç kış ve bu dünyada bir zamanlar yaşamış büyük kavimlerin veya şimdi ufak topluluklar halinde ormanda dolaşanların çocukları da kalmayacak; bir zamanlar sizinkiler gibi güçlü ve umutlu olanların mezarlarında yas tutmak için. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; son kızılderili yok olup kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.
Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır.
Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.
Ölü mü dedim?... Ölüm diye bir şey yoktur ki sadece dünya değiştirir insan.
Şef Seattle, 1854
Etiketler:
ABD,
Franklin Pierce,
kızılderili,
mektup,
Oxford,
Reisi Seattle,
tarih
7 Aralık 2011 Çarşamba
NIETZSCHE WAGNER’ E KARŞI
Bir Ruh Bilimcinin Yazıları
( 1)
Nietzsche, ilk yapıtı sayılan Tragedya’nın Doğuşu’unda ( 1871) yaşamında ve yapıtlarında önemli izi olan yakın dostu Richard Wagner’in kendisine ve müziğine dair birçok uyarılarda bulunmasına karşın Wagner’i açıkça övdüğü bir gerçektir Nietzsche’ nin. her iki eseri de bir dostuna yazdığı açık mektup niteliğini taşıyor.
Nietzsche, R.Wagner’in diğer sanatçılardan her alanda daha derin acı çektiği için üstün olduğunu ve Wagner’in yaptığı müziğe kendisinin de hayran olduğunu, bu hayranlığının Wagner’e ve Wagner’in müziğine karşı olmayacağı anlamına gelmediğini belirtiyor.
Nietzsche, kendi vücudunun bir müzikten beklentisinin ne olduğunu soruyor kendisine önce. Sonra kendi vücudu, iç organlarıyla nasıl bir bütünlük sağlıyorsa müziğin de insan ruhunda aynı bütünlüğü sağlaması gerektiğine inanıyor. Tam da bu nokta da Wagner’e karşı çıkıyor. Wagner müziğinin refahlaştırıcı etkisinin olduğunu ancak , müzik ruhunun olmadığı savunuyor. Nietzsche, Wagner’in müziğini dinlemek için Gérandel pastillerine gereksinim duyduğunu söylüyor.Wagner’in müziği Nietzsche’nin bir müzikten beklentisini karşılamadığı anlaşılıyor ünlü filozofun yakınmalarından.
Bir müzikten beklentisinin müziğin yaşamın kurşun gibi ağırlığını altın, yumuşak yağ gibi ezgilerle yok edilirmiş gibi bir gücü uyandırmasını istiyor kendisinde. Ruhunun derinliklerinde karamsarlığını ve kusursuzluğunu, huzursuzluğunu …dinlendirmediği için, Wagner’in müziği kendisini hasta ettiği için öfke kusuyor Wagner’e.
Nietzsche, Wagner ‘ in, “ sonsuz melodi” anlayışıyla tüm zaman güç ve biçim uygunluğunu
bozmak istediğini söylüyor. Bu anlayış eski kulaklara , ritim, bir karşıtlık ve can sıkıcı unsurlar olarak bir buluş zenginliğine sahip olması ünlü filozofu müzik adına endişelendiriyor. Çünkü bu anlayış bir öykünmedir. Bu tür içeriği özünde barındıran bir beğeninin egemenliğine hizmet eden ritim duygusunun tamamen yozlaşması, ritmin yerinin müzikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir karmaşanın alması sonuç olarak müzik için boyutları tahmin edilemeyecek denli büyük tehlikelerin ortaya çıkmasını sağlayacağını belirtiyor.
Nietzsche, Wagner’in müziğine niçin karşı olduğunu şöyle açıklıyor: “Her sanat, her felsefe, gelişen ya da batan yaşam için bir ilaç, bir çare olarak görülebilir: Ama hep acıları ve acı çeken insanları şart koşar bunlar. Ancak iki tür acı çeken insan vardır: Coşku dolu bir sanatı arzulayan ve aynı ölçüde de yaşamı trajik gören biri yaşamın doluluğundan ötürü acı çeker; diğeri ise yaşamın yoksullaştırılmasından ama huzuru, sessizliği, sakin bir denizi hem de sanatın ve felsefenin büyüsünü, kramplarını, uyuşturucu gücünü de arzular. Yaşamın kendisinden öç alma –böyle yoksullaştırılmış kişiler için büyünün en fazla zevk veren biçimi!.. Bu sonuncunun her iki gereksinime Wagner de Schopenhauer de çok uygun. Her ikisi de yaşamı yadsıyor, sakatlıyor. Bu nedenle her ikisi de benim karşıt kutuplarım”(s. 26-27).
Bir zamanlar hayranı olduğu dostu Wagner’in Nietzsche’yi hayal kırıklığına uğratması Nietzsche’yi kendi içinde özgürleştiriyor. Çünkü Nietzsche dostu Wagner’e tapıyordu adeta. Acı çeken bir özgürlüktü bu… Nietzsche’nin Wagner’den ayrılmasına sebep olan olay şu; Wagner, umarsız ve yıkık bir durumda Hıristiyanlığın Haçı önünde diz çöktü. Bu dehşet verici bir oyundu en önemlisi kendisine karşı olan güvenini yitirmişti Nietzsche. Bu olayda Nietzsche gerçekte Wagner’e değil Wagner’den başkasına değer verdiğini anladığı için kendisine çok kızgındı.
Nietzsche kendisini bir ruhbilimci olarak algılıyor. Bir ruhbilimci olarak Nietsche’yi acıdan boğan durum sizin de tahmin ettiğiniz gibi yüce değerlere sahip insanların bozulmasını, çöktüğünü görmek ve bu çöküşleri yaşayan insanların asil değerlere sahip insanlar olmasının istisna olmaktan çıkması, yani bir kural halini alması…
Nietzsche’ye acı gelen şey, kendisi gibi bir ruhbilimcinin sık sık böyle yüce değerlere sahip insanların çöküşlere tanık olmasından duyduğu azap bir yana, günün birinde bu çöküşlerin asıl nedeninin kendisinin olduğunu, en önemlisi kendisinin de aynı yüce duygulara sahip insanlar gibi yozlaşacağını anlamasıdır.
Nietzsche’nin acıdan boğulmasındaki başat etken, kendisini yabancılaşmaya karşı koruma içgüdüsüdür. Bu içgüdünün içindeki güçlü sarsıntı Nietzsche’yi Wagner’in karşıtı yapıyor.
Nietzsche haklı olarak derin acıların insanı diğer insanlardan hem farklılaştırdığını hem de seçkinleştirdiğini söylüyor.
Ve Nietsche riyadan arınmış, hakikate ermiş ruhların insana huzur vermeyen acı serüvenini anlatıyor. Hakikate eren ruhlar, her şeyi tüm çıplaklığıyla görmek, olaylara tanık olmak, her şeyi anlamak ve bilmek, istemeyi dahi edebe uygun düşen bir anlayışla yaptıklarından böyle ruhların iflah olmayacağına inanır Nietsche. Çünkü böyle ruhlar, çağdaş düşüncenin ve acının en yüksek tepesine tırmanıp etrafa baktıkları ve aşağısını böyle bir tepeden gördükleri için …
WAGNER OLAYI
Bir Müzisyen Sorunu
( 2)
Nietzsche, eserin Önsöz’ünde “Bir filozofun kendisinden ilk ve son beklentisi nedir? diye soruyor kendisine. Sorduğu soruya şu yanıtı veriyor: “ Kendi içerisinde çağını aşmak, zamana bağımlı olmamak. O halde filozof bu amansız savaşımını ne ile gerçekleştirecek? Çağının insanı olmakla” (49).
Öyle ise bir filozof önce çağının insanı olmalıydı. Çağının insanı olması Nietzsche ile Wagner’i eşitliyordu. Nietzsche de çöküş çağında yaşadığına göre bu gerçek Nietzsche’yi de Wagner gibi çöküş insanı yapıyordu. İşte bu gerçeğe karşı çıkıyordu Nietzsche. Daha doğrusu kendisini böyle bir çöküşten kurtarmak istiyordu. Çöküş çağında yaşayan bir insan olarak kendisini koruması için çöküşün asıl nedenlerini keşfetmesi gerekiyordu Nietzsche’nin. Çöküşün birinci nedeni ahlak değerlerinin arkasına en kutsal adların ve en yüce değerlerin saklanması gerçeğinin dayattığı bir sonuç olarak ahlakın bu anlamıyla yaşamı yadsımasıydı.Nietsche’nin bir hastalık hali olarak betimlediği çöküş çağının insanları olan Wagner , Schopenhauer ile birlikte tüm modern insanlığın, yazık ki, bu çöküş hastalığa tutulduğunu söylüyor.
Nietzsche’nin kendisini bu hastalıktan kurtarması gerekiyordu. Bu yüzden çağdaş ve çağa uygun her şey yabancılaşmanın tekelindeydi. Nietzsche’ye bir filozof olarak yaşadığı çağa karşı kendisini suçlu hissediyordu. Bunun için de çağının en iyi bilgisini edinebilmesi için kendisini bu tür hastalıklardan koruması gerekiyordu. Çünkü o’nun içinde yaşadığı çağa karşı sorumlulukları vardı ve o, sorumluluklarına Nietzsche bilinciyle sahip çıkmalıydı.
Nietzsche, Wagner’in müziğine Bizet’nin başyapıtını dinledikten sonra katlanamadığını söylüyor. Bizet’yi yirmi kez dinlediğini ve her dinlediğinde bu yapıtın kendi bütünlüğü içerisinde bir başka başyapıta dönüştüğünü, en önemlisi Bizet’nin bu başyapıtını dinlerken kendisini daha bilgili ve daha iyi bir filozof olduğunu hissettirecek denli güçlü bir etkiyi ruhunda hissettirdiğini söylüyor Nietzsche.
Nietzsche’nin Wagner’i çöküş çağı sanatçısı olarak gördüğünü belirmiştik yukarıda. Wagner’in bir çöküş çağı sanatçısı olarak dokunduğu her şeyi hasta etmesi kaçınılmazdı ünlü filozofa göre. Yine ünlü filozofa göre çöküş çağı sanatçısı olarak Wagner müziği hasta eden adamdı. Wagner iyi müzik yapmaktansa daha kolay olduğu için kötü müzik yapmayı tercih etmişti. Sırf bu yüzden kitleleri arkasından sürüklüyordu Wagner. Çünkü Wagner’in güce, yüceliğe, derinliğe zafere ihtiyacı vardı. Nietzsche’nin bu konuda yorumu şöyle: “Bizi yerlere seren güçlüdür, bizi yücelten tanrısaldır; bize bir şeyler sezdiren derindir”(s.62).
Nietzsche, güzelliğin güç olduğunu belirtikten sonra güzel bir melodiyi de tıpkı güzellik gibi tehlikeli bulduğunu söylüyor.
Wagner’in yaptığı da buydu ünlü filozofa göre. Güzel bir melodi, gençlerin kendi ideallerinden farklı olduğundan, gençleri ahlaksız ideallerin peşinden sürükleyebilme gücünün olması toplumsal boyut kazandırıyordu olaya. Bu türden ahlaksızlıklardan kendini korumanın tek bir yolu vardı: Nietzsche öğretilerine uygun idealist olmak…
Wagner gibi sanatçıların sayesinde müzisyenlik sanatının giderek bir yalan söyleme yeteneği halini aldığını, Wagner ve Wagner gibilerin, sanatın ve sanatçının çöküşüne çanak tuttuğuna inanıyor ünlü filozof.
Wagner’in kendisine özgü bir ilkesinin olmamasını, Wagner’ e bağlılığın kültür üzerindeki etkisini şöyle irdeliyor Nietzsche: “Wagner’in geliştirdiği bu hareket gerçekte kimi ön plana getirdi? Bu hareket neyi durmadan büyütmeye çalıştı? – Her şeyden önce uzman olmayan, bilgisiz kişilerin ve sanat budalalarının kasılıp durmalarını. Bunu şimdi dernekler düzenliyor”( 79).
Ünlü filozof Wagner’e niçin savaş açtığını ise şöyle açıklıyor: “Bu yazıda Wagner’e karşı bir savaş açıyorsam, bu savaş aynı zamanda Alman beğeni biçimine de karşı .-Beyreuth ahmaklığını bu denli sert eleştirmekle, en azından diğer bazı müzisyenleri bir festival havasına sokmak istiyorum. Wagner’e karşı diğer müzisyenler hiç dikkate alınmıyor. Bu da çok kötü. Çöküş genel nitelikli. Hastalık çok derinlerde.(…) Wagner de müziğin yol oluşunu anımsatan bir ad olarak kalacak ama o bu yok oluşun nedeni değil. Wagner, yalnızca yok oluşu hızlandırdı- insanı birden bire dehşet içerisinde bir uçurumun kenarına getirir gibi, açıkça yaptı bunu”(84).
Özetle her iki eserde de Nietzsche’nin Wagner’e bu denli yüklenmesinin asıl nedeni gerçekte Wagner’e değil de, Wagner’den başkasına değer verdiğini anlaması, Wagner’in Almanlar’a özgü bir müzik yaptığına inanması, Wagner’in merhamet dilemek için Hıristiyanlığın Haçı önünde umarsız ve yıkık bir durumda diz çökmesi, Batılı aydınların cesaretini yitirten çöküş çağının temsilcileri olmasına öncülük etmesi... Bu ve buna benzer haklılıkları Nietzsche’yi Wagner’in karşıtı yapıyor.
Nietzsche’nin Wagner’e tepkisinin altında yatan asıl nedenin, Wagner ve Wagner gibi toplumsal yabancılaşma ( çöküş ) hastalığına yakalanmış sanatçılara rağmen önce kendi içerisinde çağını aşmak sonra , kendisinden ilk ve son beklentisi olan çağının filozofu olma isteğini -Nietzsche farkıyla gerçekleştirmesidir bana göre.
*FRİEDRİCH NIETZSCHE. NIETZSCHE WAGNER’ E KARŞI
Etiketler:
almanya,
evrensel müzik,
filozof,
friedrich nietzsche,
hristiyan,
kitap,
müzisyen,
Nietzsche,
sevgi,
wagner
6 Aralık 2011 Salı
komünist şirinler
şirinlerde para diye bir kavramın olmaması.. köyde herhangi bir ibadet mekanı bulunmaması, ayrıca herkesin yeteneği ve becerisi olduğu işi yapması, ihtiyaç olan kadar üretilip ihtiyaç olan kadar tüketilmesi.. kısaca şirinlerin komün hayatı yaşamaları da diyebiliriz..
- gargamel
Etiketler:
çizgi film,
kapitalist,
komünist,
komünizm,
şirin baba,
şirinler
Sokakta yaşamak..

sokakta hayatta kalma mücadelesi vermektirler. para kazanmak için kendini yırtarcasına çalışmak,kazanamayınca tekrar denemek,tekrar denemek,ele bir şeyler geçene kadar mücadele vermek, karda kışta,soğukta-sıcağın alnında, ölümlerin arasında ayakta kalabilmeye çalışmak,yılmadan kavgaya devam etmek demektir.
pek çok kişi ruhunu teslim etmeden gözünün nurunu bırakıyor sokaklarda. bizzat yaşamadıktan sonra hiçbir anlamı yoktur sokak sanatının .
belirgin bir tasviri de yoktur . sokakta ayakkabı boyayan çocuk, soğukta simit satmaya çalışan amca,ördüğü dantelleri cüzi bir fiyata satan kadın,tren istasyonlarında işportacılık yapan eleman vs. vs. vs. hepsi bu sanatın içindedir...
sokak sanati deyince insanin aklina oncelikle grafifitiler geliyor herhalde. garffitiler "ali ayseyi seviyor" yada "ankaragucu herkese koyar" gibi duvar yazilarindan, ulkemizde hic bulunmayan ama bati ulkelerinde buyuk capli, oldukca onemli ve ciddi resimlere, karikaturlere kadar uzanan bir yelpaze icerisinde, genelde anonim kalan isler. bunun yaninda ornekleri gectigimiz senelerde yayginlasmis, ingilizcedestencil denilen sablonla boyama teknigi de yayginlasiyor. bunun gunumuzde en onemli ve populer temsilcisi kuskusuz banksy. kaldirimlara tebesirle resimler yapmak da bu akimin onemli bir kolu.
gorsel sanatlarin yaninda sokak muzisyenleri, gostericileri, pantomim sanatcilari hatta ufak capli tiyatro gosterileri duzenleyenler de bulunmakta. bunlarin da hicbiri ulkemizde yaygin degil zira sokak sanati denilen olgu, sistem tarafindan yogun baski uygulanan toplumlarda yeseremiyor.
bir de bunlarin yaninda bir de organize gruplarin olusturdugu ve gunluk toplumsal yasantimiza farklilik getirmeyi amaclayan, her gunku normal sayilan davranislarimiza ters birseyler yaparak normalimizi sorgulamamiza yol acan olusumlar var.
''Gerçek istanbul böyle olmamalı'' tokat gibi cümle izleyin
http://www.focushaber.com/videogaleri/beyoglu-nda-sokak-muzisyenleri-de-yasaklaniyor-mu--v-7080
Etiketler:
estruman,
grup,
istiklal,
müzisyen,
sokak çocukları,
sokak müziği,
sokak müzisyenleri,
sokak sanatı,
sokakta yaşamak
5 Aralık 2011 Pazartesi
Çocuk haklarına adanan film festivali
DOCUMENTARIST’in 2009’dan beri düzenlediği ve bu sene ‘Hangi İnsan Hakları?’ Film Festivali olarak yoluna devam eden etkinliğin bu yılki teması “Çocuklar ve Hakları”. Forum, tiyatro, sergi, panel gibi yan etkinliklerle zenginleşen programda çocuklara dair geniş bir bölümün yanısıra, Türkiyedahil muhtelif ülkelerde insan hakları ihlallerini konu alan 40’a yakın film gösteriliyor. 6-11 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilecek bu yılki festival Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol ve Şaban Dayanan’ın anısına adandı.
Festivalde ‘Çocuklar ve Hakları’ başlığı altında gösterilecek filmlerden bazıları şöyle: ‘Grace, Milly, Lucy... Çocuk Askerler’ , ‘Tütüncü Kız’, ‘Uzakta’, ‘Okulumuz’, ‘Afganistan’ın Dansçı Çocukları’ ve ‘Maraton Çocuk.’ ‘Arap Uyanışının İki Kutbu’ başlığı altında ise ‘Laiklik... İnşallah!’ ve ‘Katar, Bahreyn, ABD’ isimli fimler gösterilecek. İddialı bölümlerden birisi de ‘Uluslararası Panorama.’ Bu bölümde ‘Hindukuş’un Perileri’, ‘Tarihi Pişirmek’, ‘Ruhtaki Kömür’ , ‘Diyarbekir’e Giden Yol’ ve ‘Bitmemiş İtalya’ filmleri gösterilecek. Fatih Akın’ın ‘Geri Dönmeyi Unuttuk’ isimli belgeseli de festivalde.
Etiketler:
ABD,
Afganistan,
çocuk hakları,
film festivali,
türkiye
Sinema Kültürü
Bir sinema sever olarak bir film çekmeyi, oynamayı, bu filmi yayınlamayı, izletmeyi vs. ilk kez düşünen ve gerçekleştiren insanları hep merak etmişimdir.
Sonunda bilgisayarın başına geçtim ve bu konudaki merakımı gidermek için bir araştırma yaptım. Benim gibi bu konuya ilgi duyan arkadaşlarımın ilgisini çekeceğini ve bu konuda değişik bilgileri olan arkadaşların bilgilerinden faydalanabileceğimi düşündüm. Şimdi gelelim araştırmamın sonuçlarına… “The Great Train Robbery” yani “Büyük Tren Soygunu” isimli 1903 yapımı, on dört sahne içinde bir tren soygununu ardından kaçışı ve soyguncuların yakalanışını anlatan filmin Dünyadaki ilk film olduğu görüşü hakimdir. Şöyleki sinema tarihçileri bu filmi hem ilk “konulu film” hemde ilk “Western” olarak nitelendirmiştir.
Edwin S. Porter‘ ın Yönettiği ve 10 Dk süren bu filmin oyuncuları A.C. Abadie, Gilbert M. Anderson,George Barnes ve diğerleridir.Bu filmin video görüntülerinehttp://www.youtube.com/watch?v=Bc7wWOmEGGY linkinden ulaşabilirsiniz. Yönetmenliğini Auguste Lumière ve Louis Lumière kardeşlerin yaptığı “Arrival of a Train at La Ciotat” (bir trenin la ciotat garına gelişi) 1895 Fransız yapımı bir filmdir.Bu film ise bir trenin la ciotat isimli bir tren garına gelen trenden inen ve trene binen insanların yaklaşık 1 dakikalık görüntülerinden oluşmakta. Bu filmde trenin gelişi sırasında kamera açısı ilk kez bilinçli olarak kullanılmış olup kamera hafif sağ çapraza yerleştirilmiştir.
28 aralık 1985 günü paris’te grand cafe’de ilk defa izleyici karşısına çıkan “Arrival of a Train at La Ciotat” isimli filmin video görüntüleri:http://www.youtube.com/watch?v=1dgLEDdFddk
Yönetmenliğini Georges Méliès‘ ın yaptığı 1902 Fransız yapımı “Le voyage dans la lune ” (Ay’a Seyahat) isimli filmde ise Ay ve oradaki ilginç dünya anlatılmaktadır. Dünyanın iki makara uzunluğundaki ilk filmi olarak kabul edilen Ay’a Seyahat, aynı zamanda ilk kurgulu ve ilk Bilimkurgu filmi olarak kabul edilmektedir.
Bazı kaynaklarda yine “The Great Train Robbery” nin ilk Western olduğu söylenmekte ve bu filmin yönetmeni Edwin S. Porter’ ın Değişik çekim ölçekleri (uzak ve yakın çekim vb.) ve kamera araçlarını (kameranın sağa veya sola hareket ettirilmesi vb.) kullanan ilk yönetmen olduğu belirtilmektedir. Diğer taraftan ilk film gösteriminin yapıldığı mekanı “Arrival of a Train at La Ciotat” isimli filmin ilk kez gösterildiği mekan olan Paris’teki “Grand Cafe” olarak belirten kaynaklarda mevcuttur. İşte burada bir tartışma noktası oluşuyor. İlk film gösterimi denildiğine göre gösterilen film olan “Arrival of a Train at La Ciotat” Dünyadaki İlk Film olarak kabul edilmiş oluyor. Yönetmenliğini James Williamson’ ın yaptığı 1901 İngiltere yapımı, 5 dakikalık “Fire” (Yangın) isimli filminde Dünyadaki ilk Kurgulu Film olduğu söylensede, Edwin S. Porter’ın, hareketli ve gerilimli sahnelerde yakın ve kısa çekimleri kullanması, kamerayı hareket ettirmesi ve arka gösterim tekniğini uygulaması nedeniyle, The Great Train Robbery Dünyadaki ilk gerçekçi film olduğu görüşüne katılmakla beraber yine de o zamana ilişkin % 100 güvenebileceğimiz bir kaynak mevcut olmadığı için Dünyanın İlk Filmi şudur diye bir şey de söylemek çok doğru gelmedi bana. Hatta bu araştırmam sonunda “Dünyadaki İlk Film”in aslında bahsi geçen isimlerden başka kayıtlara geçmemiş veya geçirilmemiş olan bir film olabileceğini düşünmekteyim. Siz ne dersiniz?…
Yönetmenliğini Georges Méliès‘ ın yaptığı 1902 Fransız yapımı “Le voyage dans la lune ” (Ay’a Seyahat) isimli filmde ise Ay ve oradaki ilginç dünya anlatılmaktadır. Dünyanın iki makara uzunluğundaki ilk filmi olarak kabul edilen Ay’a Seyahat, aynı zamanda ilk kurgulu ve ilk Bilimkurgu filmi olarak kabul edilmektedir.
Bazı kaynaklarda yine “The Great Train Robbery” nin ilk Western olduğu söylenmekte ve bu filmin yönetmeni Edwin S. Porter’ ın Değişik çekim ölçekleri (uzak ve yakın çekim vb.) ve kamera araçlarını (kameranın sağa veya sola hareket ettirilmesi vb.) kullanan ilk yönetmen olduğu belirtilmektedir. Diğer taraftan ilk film gösteriminin yapıldığı mekanı “Arrival of a Train at La Ciotat” isimli filmin ilk kez gösterildiği mekan olan Paris’teki “Grand Cafe” olarak belirten kaynaklarda mevcuttur. İşte burada bir tartışma noktası oluşuyor. İlk film gösterimi denildiğine göre gösterilen film olan “Arrival of a Train at La Ciotat” Dünyadaki İlk Film olarak kabul edilmiş oluyor. Yönetmenliğini James Williamson’ ın yaptığı 1901 İngiltere yapımı, 5 dakikalık “Fire” (Yangın) isimli filminde Dünyadaki ilk Kurgulu Film olduğu söylensede, Edwin S. Porter’ın, hareketli ve gerilimli sahnelerde yakın ve kısa çekimleri kullanması, kamerayı hareket ettirmesi ve arka gösterim tekniğini uygulaması nedeniyle, The Great Train Robbery Dünyadaki ilk gerçekçi film olduğu görüşüne katılmakla beraber yine de o zamana ilişkin % 100 güvenebileceğimiz bir kaynak mevcut olmadığı için Dünyanın İlk Filmi şudur diye bir şey de söylemek çok doğru gelmedi bana. Hatta bu araştırmam sonunda “Dünyadaki İlk Film”in aslında bahsi geçen isimlerden başka kayıtlara geçmemiş veya geçirilmemiş olan bir film olabileceğini düşünmekteyim. Siz ne dersiniz?…
Sinemayı anlamak dedik, aslında sinema bir sanat olduğuna göre ilk önce insanın bir sanat anlayışına sahip olması gerekir ki bizim ülkemizde farklı bir sanat anlayışı işlemektedir. Bana göre her bir sinema filminin her karesi senaryo yazarının filmi yöneten yönetmenin ve sanat yönetmeninden kaptığı bazı şeyleri içinde gizler ve yansıtır, mesela karşılıklı konuşma sahnelerinde her kare bir şeyi aktarır bize oyuncunun hareketleri konuşması v.s binlerce kareden oluşan sinema filmlerinin her karesinde bir şeyler gizli olduğunu unutmamak gerek bence bu sadece sinema hakkındaki giriş fikrimdi….Flip Book’ları biliriz aslında birazda geçmişten günümüze sinemanın mantıklsal gelişiminin kökü burdan gelmektedir. Yani kamera tarihçelerine baktığımız zaman ilk sinema filmlerininin arka arkaya dizilmiş resimlerden oluştuğunu biliyoruz başka bir makaledede aslında bu kameraların gelişimini konu alıcam. Flip Book makalesinide sitemizde bulabilirsiniz ayrıca . Günümüzdeki en son teklonojik kameralarıda bu mantığın tek bir aygıtta toplanmış bir biçimi olarak düşünebiliriz bir fotoğraf makinası düşündüğümüzde hızlı fotoğraf çekiminde arka arkaya hızlı 10 fotoğraf çeker ki birinin hareketlerini çektiğimizde yine bir film elde ederiz değilmi işte günümüz kameraları bunu bize daha hızlı bir şekilde elde etmemizi sağlıyor farkı bir anlayışla.
Etiketler:
1903,
Arrival of a Train at La Ciotat,
Auguste Lumière ve Louis Lumière,
ay'a seyahat,
fransız yapımı,
ilk film,
kültür,
sinema,
sinema sever,
sinemayı anlamak,
sokak sanatı
3 Aralık 2011 Cumartesi
KOPTU KERVAN
ttp://evrensellmuzik.blogspot.com adresinden albümlerine ulaşılabilecek sokak müziği kavramının içini yeterince doldurduğuna inandığım sokak müzisyenlerinin oluşturduğu grubun adı. kendilerine istiklal caddesi'nde ve beşiktaş civarlarında da denk gelinmiş olabilir.
albümde; türkçe, yunanca, farsça, lazca, hintçe, ibranice ve kürtçe şarkılar mevcut.
hey gidi dünya hey ve katibimi isimli şarkıları oldukça iyi yorumlamışlar, sokak müziği ve onun yarattığı çeşitlilikten hoşlananlar için tüm albüm zevkle dinlenebilir. yalnız, isminin 'katibimi' olduğu belirtilen şarkıda, katibimi kelimesinin hiç geçmemesi, onun yerine kalbimi şeklinde bir kullanımın sıkça karşımıza çıkması ayrı bir soru işareti.
SOKAK SANATI İŞTE BUDUR
akdeniz'in en güzel koylarından birindeyiz, en meşhur olanlarından birinde... tatlı suyun tuzlu suyla birleştiği kıyıdan içerilere doğru, ağaçların gölgesinde ilerliyoruz. dere kenarından müzik sesleri geliyor. müziğe yaklaşıyoruz, kalabalık artıyor derenin kenarında. henüz gruplarının ya da kendilerinin isimlerini bilmediğimiz dört kişi, dünyanın en büyülü, en doğal müziğini yapıyor. ayaklarımız adeta toprağa kilitleniyor, olduğumuz yerde kalıyoruz. çalanların da, dinleyenlerin de yüzlerinde kocaman birer gülümseme var. şarkı bitiyor, hayranlıkla alkışlıyoruz bu sokak sanatçılarını. "bu akşam saat t'de x bar'da olacağız, hepinizi bekliyoruz" diyorlar, biz de "işte reklam böyle yapılır, bu akşam x'teyiz o zaman" diyerek yolumuza devam ediyoruz.
akşam oluyor, tam da grubun söylediği saatte x'e varıyoruz, çalmaya başlamak üzereler. zar zor da olsa, sahneye yakın bir yerlere oturmayı başarıyoruz. sahne dediğimiz zaten, yerdeki havluların ve hasırların üzerinde yalınayak oturmak üzere tasarlanmış. müzik duyuluyor; iki telli, bir yaylı ve bir vurmalı başlıyor şarkıların üstünde dansetmeye. ibranice, lazca, farsça, türkçe, hintçe dansediyor şarkılar. o anda ne milliyet kalıyor, ne düşünce, ne fikir, ne akıl... sadece müzik var, açık kalan ağzımızdan nefesimizle çıkmaya çalışan. her şarkı bitişinde yanımızdakilerle birbirimize bakıyoruz, konuşamıyoruz. öyle büyülü, öyle ışıltılı bir şeyin içindeyiz ki, konuşarak "abi adamlar ne kadar mükemmeller ya..." diyerek bozmak istemiyoruz o anı. serde müzisyenlik de var ya, hem kemanını çalarken hem de şarkı söylerken çenesini kullanmak zorunda kalan solistin işini ne kadar güzel yaptığını hepimiz farkediyoruz, ama susuyoruz. sadece müzikle bu kadar mutlu olabilecek kadar sıradan olmanın, ama bu müziğin değerini bilecek kadar duyarlı olmanın tadını çıkarıyoruz. sahnenin önündeki keman kutusunun içinde cd zarfları görüyoruz, gönlümüzden kopanın çok daha azını ödeyerek grubun demolarını elimize alıyoruz. üstünde "koptu kervan - aşk getirdi" yazıyor. biliyoruz, kelimeler yetersiz, kervan koptu ve bize aşk getirdi, bu yüzden susuyoruz.
Etiketler:
akdeniz,
evrensel müzik,
grup,
koptu kervan,
müzik,
sokak sanatı,
sokaklar
Siya Siyabend
Repertuarlarının geniş bir bölümünü doğaçlama müzik , semahlar, deyişler, farklı tekniklerle ve Pir Sultan Abdal, Hayyam, Aşık Veysel, Neşet Ertaş,J. Coltrain, R&Blues, R.Shankar, Tanburi Cemil Bey, Ali Ufku Bey gibi ünlü isimlerin dizeleri oluşturmaktadır.Bu parçaları kendilerine özgün tarzlarıyla yorumlayıp dinleyicilerinin beğenisine sunmaktadırlar.
Siya siyabend grubu bugün hakan özboz,memduh özdemir,murat toktaş,erdem,li kadrosuyla yoluna devam etmektedir,albüm çıkarmamıştır,pek çok demosu vardır.Doğaçlama öykü anlatan muratın vokali doğaçlama çalınan müzikle SSB sezgisel düşgörücü bir öykübilimcilik eylemidir.belli bir türe bağlı kalmayarak ekin vermeye devam etmektedir.
Siya siyabend grubu bugün hakan özboz,memduh özdemir,murat toktaş,erdem,li kadrosuyla yoluna devam etmektedir,albüm çıkarmamıştır,pek çok demosu vardır.
MÜZİK SOKAKTA YAŞAR...
Murat, Siya Siyabend grubunun solisti. Grup, sokağı yakınlaştıran, özgürleştiren bir
Siya Siyabend, yani Gölgenin Gölge*si. Fatih Akın'm "
Sizi kapalı bir mekânda konser verirken görmek zor. Nereden çıktı bu Babylon kon*seri?
Aradılar, biz de kabul ettik, ama iyi mi et*tik bilmiyorum. Öyle bir şey ki şarkı sözleri*miz yüzünden hem başımıza gelmedik kal*madı hem de bizi iplemiyorlar. Grup eleman*ları da bir yıldır birbirlerini görmüyor zaten. Yine de müzik, aramızda inanılmaz bir dile dönüştü, bir araya gelince kaldığımız yerden devam edebiliyoruz. Bizi ayakta tutan bu in*cecik zar, yani müziğe olan aşkımız, müzikle dünyayı değiştirmeye olan inancımız. Bu yüz*den beraberken inanılmaz şeyler yapıyoruz. Yine de Babylon'da ne olacağıyla ilgili hiçbir fikrim yok, hatta sahneye kimlerin çıkacağı hakkında da...
- Bu, Siya Siyabend'in doğasında var gali*ba...
Grup zaten var olan normları yıkmak bağ*lamında tasarlandı. Iki-üç dakikalık standart şarkılar yapmadan, dilediğimizi söyleyerek böyle bir grup olabilir mi, yaşayabilir mi di*ye düşündük. Oldu da. Siya Siyabend es kaza bir araya gelmiş insanlardan kurulu, ama hepimiz sokaktan geliyoruz ve rock müziğin gerçek potansiyelini yansıtıyoruz. Kayıtları*mızı basacak bir yapımcı bulamıyoruz, ama bütün dünyaya virüs gibi yayılıyoruz.
- Siya Siyabend ne demek?
Siya Mezopotamya'da bir halk kahramanı. Zayıf, ince yapılı çocuk, gölge anlamına ge*liyor. Biz onu Siya Siya, yani gölgenin gölge*si yaptık. Negatifin negatifi pozitiftir ya, zıt*lıkları, bütünü anlatabilmek için bu ismi seç*tik.
- Kaç yıldır sokak müziği yapıyorsunuz?
îlk grubumdan bugüne, 14 yıl oldu. ( Mavi Siyah vardı, sonra İmdat Freni. Bizi) gibi müzisyenlerin, albüm çıkarmadan var olma şansı çok az. Sokakta çalmaya çalışınca başınıza gelenler belli. Haluk Levent çalsan kimse bir şey yapmaz, ama kendi şarkılarını! söylüyorsan, sokakta müzik yaptığın için ya*şayan şeyleri anlatıyorsan, bu, güç odaklarını korkutuyor...
- 14 yıl nasıl durabildiniz? Sokak müzis*yenliği için de solculuğun gençken yapılaca*ğı gibi bir klişe vardır herhalde...
Sokakta olmayı tercih ettiğimiz dönemler de oldu, mecbur kaldığımız dönemler de, a-ma sokak yanlış anlaşılmamalı. Sokağın bir bilinci yoktur; sokak, oraya gelen insanlarla anlam taşır, bir ruh kazanır. Sokağa değer yüklemek popüler kültürün yutturmacala-rından biri. Çünkü bir şeyi ya çok değer ve*rip ya da değersizleştirip yok edebilirsin. Denge öyle olmalı ki, yaptığınız şey yaşama*lı ve devamlılık taşımalı. Dostluk gibi, sevda gibi, aşk gibi... Bunlar devamlılık içerdiği za*man vardırlar.
BIÇAK KEMİĞE DAYANDI...
- Artık sokaklarda daha çok müzik ve so*kak müzisyeni var. Ne düşünüyorsunuz on*lar hakkında?
Ben sokakta çalmaya başladığım zaman bir tek Baba Orhan vardı, şimdi bir sürü müzis*yen türedi, sokaklar coştu. Üstelik para da kazanıyorlar, ama bu işin sadece para için ya*pılması gücüme gidiyor. Zaten kendi müzi*ğini yapan insanların sokakta var olması zor. Önemli olan, ürün veren insanların sokakta yaşaması. Bunu ateşlemek lazım.
- Siya Siyabend'in bir albümü olacak mı? Şimdiye kadar bir sürü teklif geldi, ama
bizden ya popüler işler istediler ya da kalıp*lara sokmaya çalıştılar. Albüm çıkarılmasına kafadan karşıyım, ama bıçak kemiğe dayan*dı.
Sırf sokakta müzik yaptığımız için aşağılan*maktan illallah geldi. Bir albüm çıkarıp ora*dan gelen parayla da bozulmadan adam gibi bir şeyler yapmak istiyorum. Böyle konuşu yorum, ama önemli olan elime para geçince nasıl davranacağım. Şimdi sallamak kolay. Yine de kendimden ve bu ülkede benim gi*bi düşünen bir sürü güzel insandan eminim. Bob Marley'in dediği gibi kökten bir devrim lazım bize.
- Aşağılanmaktan bıktık dediniz? Kim, na*sıl aşağılıyor sizi?
Polis sokakta çalmamıza, CD satmamıza izin vermiyor. Kimileri küçümsüyor, kimile*ri cüzamlıymışız gibi kaçıyor. Müzisyen mü*ziğini her yerde yapabilmeli. Sokakta enstrü*man çalmanın nesi yasak olabilir?
- Zaten var olma koşulunuz, şarkılarınız da sokaktan çıkmıyor mu?
Tabii. Hâlâ o sözleri nasıl doğaçladığımı anlamaya çalışıyorlar. Çünkü şarkı denen şey*lere çok benziyorlar. Teknolojik olarak kötü, ama duygu olarak iyi.
Gülben Ergen'in şarkısı 80 kanal üzerin*den, bizimkisi bir kanaldan ulaşıyor insanla*ra, ama dinleniyor işte.
- Bu coşkuyu nereden buluyorsunuz? Etim ne, budum ne, gücüm, kudretim ne,
öyle değil mi? "Salt yaşamak solucan harcı*dır" derler, ifade edilmeyen bir yaşamın ya*şandığına inanmam. Aynı hissi paylaştığımız bir sürü insan var. Yaptıklarımız sayesinde se*simizi New York'ta da, Hakkâri'de de duyan var. Bunu medyanın müzik endüstrisinin işi*ne girmeden yaptık. Bu medya bizi şimdi û yapsın, nereye çalsın? Oysa halk bizi yarala*rına çalıyor, merhem yapıyor.
- Geçinebiliyor musunuz?
Zor, çok zor. Tırnaklarımızla... Şahsen ba*na kadınım bakıyor. Bir de CD satıyorum so*kakta bağıra bağıra. Kaç gündür satamıyor-dum, bugün iki-üç tane sattım. Harçlığım çıktı, yeter işte
Röpötaj Özlem Altunok
Etiketler:
siyasiyaben,
sokak müziği,
sokak sanatı
2 Aralık 2011 Cuma
Frida Kahlo - Günlükler
Frida Kahlo’nun 70’e yakın resmi vardır. Resimlerinin büyük bir bölümü de oto-portrelerden oluşur. Yaşamının büyük bir bölümünü yatakta başının üstünde duran, “gündüzlerinin ve gecelerinin celladı” olarak tanımladığı bir aynaya bakarak geçirdiği için sürekli oto-portre çizmiştir. Resimlerindeki ustalık , Pablo Picasso’ya bile "Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz" dedirtmiştir.Sürekli evcil hayvan besleyen Frida’nın beslediği hayvanlarla ilgili iki portresi vardır: 1941'de yaptığı "Ben ve Papağanlarım" ile 1943'te yaptığı "Maymunlarla Otoportre".Frida’nın resimleri sürrealist olarak değerlendirilse de o surrealizmi reddetti. Resimleri aslında acı ve kesin gerçekliği yansıtıyordu. Frida’nın resimlerinde Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimlik tuvale aktarılmıştı.Kahlo, 1938’de New York’ta sürrealist resmin öncü isimlerinden dostu Andre Breton’un da desteğiyle bir sergi açtı ve bu sergi ona uluslararası ün getirdi. 4 tablosunu ünlü aktör Edward G. Robinson’a satarak ilk büyük satışını gerçekleştirdi, resimlerinin yarısı satıldı. Bu başarı üstüne 1939’da Paris’te bir sergi açtı. Paris sergisinde fazla resmi satılmasa da eserleri büyük ilgi topladı; Picasso ve Kandinsky gibi sanatçıların övgüsünü kazandı; Louvre Müzesi, sanatçının Çerçeve adlı tablosunu satın aldı. Sanatçı, ülkesindeki ilk kişisel sergisini 1953’te Meksika’daki galerisinde açtı.Ressamın 70 tablosundan 50’si bugün, büyük bir Kahlo fanatiği olan Madonna’nın koleksiyonunda bulunuyor.
Sen Oksokrom, ben Kromofor
Oksokrom - Kromofor. Diego.
O kadın ki rengi giyendir
O adam ki rengi görendir
1922 yılından beri.
Her zamana ve sonsuza kadar.
Şimdi 1944′te.
Yaşanan bütün saatler sonrasında.
Vektörler kendi orijinal yönlerinde devam ediyorlar.
Onları hiçbir şey durdurmuyor.
Canlı duygular dışında hiçbir şey bilmeden.
Buluşana kadar devam etmekten başka
bir dileği olmadan. Yavaşça.
Büyük bir tedirginlikle,
ama her şeyin “altın bölüm” ile
yönlendirildiği kesinliğiyle.
Hücresel hareket var. Işık var.
Bütün merkezler aynı.
Budalalık var olmuyor.
Nasılsak ve nasıl olacaksak öyleyiz.
Aptal bir kadere güvenmiyoruz.
O kadın ki rengi giyendir
O adam ki rengi görendir
1922 yılından beri.
Her zamana ve sonsuza kadar.
Şimdi 1944′te.
Yaşanan bütün saatler sonrasında.
Vektörler kendi orijinal yönlerinde devam ediyorlar.
Onları hiçbir şey durdurmuyor.
Canlı duygular dışında hiçbir şey bilmeden.
Buluşana kadar devam etmekten başka
bir dileği olmadan. Yavaşça.
Büyük bir tedirginlikle,
ama her şeyin “altın bölüm” ile
yönlendirildiği kesinliğiyle.
Hücresel hareket var. Işık var.
Bütün merkezler aynı.
Budalalık var olmuyor.
Nasılsak ve nasıl olacaksak öyleyiz.
Aptal bir kadere güvenmiyoruz.
Etiketler:
1994,
Andre Breton,
aptal,
Frida Kahlo,
günlükler,
Louvre Müzesi,
New York,
Oksokrom,
renk,
ressam,
şiir
Kaydol:
Yorumlar (Atom)









